Sabah kalktım kahvemi hazırladıktan sonra televizyonu açtım. İz TV'de o an beni çeken bir şey olmadığı için devam ettim ve Türkmax'a geldim. Hülya Avşar Stüdyosu'nda Merve İldeniz vardı. Belki hep aynı, eskimiş yüzlerin verdiği bıkkınlıkla, belki de gençliğimin çok sevdiğim şarkılarından Metin Arolat'ın söylediği "Dert Değil" klibinde oynadığı için izlemek istedim. (Hatta şu anda açtım klibi onun eşliğinde yazıyorum.)
Buraya yazmama neden olacak birtakım düşünceleri daha doğrusu yaşam tarzı var Merve'nin. Nasıl olmuş acaba, nasıl başarmış filan demeye hiç gerek yok. Kendisi anlattı zaten. Öyle ilginç bir hikaye yok aslında. Küçüklüğünden beri tarz olarak kendi hayalleri doğrultusunda yaşamış, bunun için üniversite diplomasını aldıktan sonra manken olmuş bir kadın. Ama hala öyle mutsuzmuş ki o zamanlar... "Bana ait olmayan bir hayatı yaşıyordum." diyor. En ilginç gelen cümle ise; "Bana öğretilenlerle yaşamak istemedim."
Düşünüyorum; birtakım fikirlerimizde benzerlik var. Bana göre kendisi daha marjinal yapıda. Çünkü bunu hayata geçirmiş. Gerçi aramızdaki yaş farkına bakarsak benim de onun yaşındayken aynı yerde olma ihtimalim yüksek. Benim belki işim, aile yapım, hepsinden de öte cesaretsizliğim gereği şu an itibari ile buna adım atmam zor görünüyor. Ancak, ev yaşantısında ve işten geriye kalan tüm anlarımda kendime göre yaşamayı görev edinmiş birisiyim. Nasıl diye sormayın, benim Merve kadar ilginç bir durumum yok. Ama en küçük örnek olarak AVM'leri gezmek gibi bir huyumun olmamasını söyleyebilirim. İhtiyaçlar dahilinde aylık gıda/temizlik alışverişini saymazsak eğer, öyle boş vaktimi değerlendireyim diye asla gitmem o mekanlara. Benim için hayat Eminönü'nde.
Orası kanlı canlı, yaşayan bir yer değil mi sizin için de? Ne bileyim, Tahtakale'ye çıkarken burnunuza gelen mis gibi kahve kokusu yüzünüzü gülümsetmiyor mu hiç? İçinizden bir "Oh, mis gibi koktu" demiyor musunuz sanki? Kesin diyorsunuzdur. Herkes bilir oradaki taze kekiğin kokusunu. Paketlenmemiş, mis gibi elinize alıp koklayabileceğiniz, esnafla ayaküstü iki lafın belini kırabileceğiniz bir yerden bahsediyorum. İkinci kez gidişinizde sizi tanıyan, "Vay ablam gelmiş, abim gelmiş" diyen bir canlılıktan... İyi değilse "Bu hafta sana keçiboynuzu vermeyeyim." diyen zihniyetten...
Böyle şeyler çok varoşça mı geliyor size?
Yazık o halde...